Ceyhun Kirimli has a PhD. in Biomedical Engineering with areas of competence in Molecular Biology, Genetics & Biomedical Engineering and Computational Sciences with focus on Development and Design of Biosensors.

http://www.linkedin.com/in/ceyhunkirimli
http://ceyhunkirimli.com

Ad Unit

Showing posts with label documentary. Show all posts
Showing posts with label documentary. Show all posts

Monday, May 11, 2015

Kiribati

Kiribati Cumhuriyeti Buyuk okyanusun 3.5 milyon kilometrekarelik bir bolgesine yayilmis takim adalardan olusan bir ulke. Simdilik..  Halkina Kiribaslar deniyor.. Kiribati'nin dogu ucu tarih degistirme cizgisinde yer aldigi icin her yil yeni yila ilk giren insanlar olarak hayatlarimizda yerlerini aliyorlar ve yilin geri kalaninda ben ve eminim bir cogumuz icin Kiribaslar unutuluyor.

Resmin referansi (tum bu yesil yaziyi koymam gerekiyormus-blog yazimin gerisi icin siyah karakterleri takip edin): "Kiribati on the globe (Polynesia centered)" by TUBS - Own workThis vector graphics image was created with Adobe Illustrator.This file was uploaded with Commonist.This vector image includes elements that have been taken or adapted from this:  Polynesian triangle.svg (by Gringer).. Licensed under CC BY-SA 3.0 via Wikimedia Commons - http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Kiribati_on_the_globe_(Polynesia_centered).svg#/media/File:Kiribati_on_the_globe_(Polynesia_centered).svg



Kiribaslarin en onemli gelir kaynaklari turizm, balikcilik ve hindistan cevizi uretimi. Kiribati'ye Japonya'dan direk ulasim mevcut. 33 mercan adasindan olusan Kiribati'nin essiz dogasi ve okyanus insanlarinin eglenceli kulturu adalardan turistin eksik olmamasini garantiliyor. Okumakta oldugunuz bu yazi maalesef bir gezi yazisi degil.. hatta pek yakinda bir cografya bilgi yazisi olmaktan da cikacak.

Izledigim belgeselleri de malum buradan paylasiyorum.. ama cok uzulerek belirtmeliyim ki, Kiribati ile ilgili internette bircok video olmakla birlikte detayli ve Kiribaslarin sorunlarina yapici bir bakis acisi getiren her hangi bir yapima biz bugune kadar ulasamadik.

Yazimin amaci sizlere bir yardim cagrisini iletmek. Kiribati Cumhurbaskani Anote Tong tum dunyaya sesini duyurmaya calisiyor. Iklim degisimi yada eski adiyla kuresel isinmanin ilk kurbanlari Kiribaslar.. Ulkeleri kayboluyor.. Gelgit akintilari yavas yavas koylerini, kasabalarini yutuyor.. Su anda karbondioksit uretimini dunya capinda durdursak bile Kiribati'nin buyuk cogu sular altinda kalacak.. Cunku adalarin hemen hepsi neredeyse deniz seviyesinde.


Fotograflar http://www.traveltourismblog.com/kiribati.php den alinmistir.

Tek bir buyuk adada yasasaydik diyor Anote Tong, adanin etrafina duvar orer, mangroove agaclari ile okyanisin etskisini koylerimizden uzak tutar, belki kendimizi koruma sansimiz olabilirdi..

Maalesef karsilastiklari felaket bu kadar basit degil.. Ustelik Kiribaslar karbondioksit uretmiyorlar bile.. Okyanus suyundaki degisiklikler yuzunden hindistan cevizi agaclari da oluyor ya da verimliligini kaybediyor, avlandiklari alanlarda da balik bulmakta zorlaniyorlar..



Anote Tong'un kendisinden yasadiklairni dinlemek ve adalarin muhtesem manzarasina goz atmak isterseniz ilk onerecegim video:

Kiribati: The President's dilemma-Kiribati: Cumhurbaskaninin ikilemi

Kiribaslar cok hakli olarak multeci statusunde goce zorlanmak istemiyorlar. Hem kendi adalarinda hem de en yakin anakaralarda yatirim yaparak kendilerine bir gelecek hazirlamaya calisiyorlar.. Kiribati zaten dunyanin fakir ulkelerinden, sartlar zorlastikca daha da fakirlesiyorlar. Yabanci yatirimci ise 50 yil sonra yok olacagini dusundugu bir ulkeye yatirim yapmaktan kaciyor.

 Resim climetachange.gov.ki'den alinmistir.

Anote Tong eninde sonunda adalarini terk etmek zorunda olduklarinin farkinda.. Tek istedigi adalari insanca terk etmek ve her nereye gitmek zorunda kalacaklarsa orada siginmaci durumunda kalmamak.. Ki bu da bir istek degil, sanayilesip Kiribaslarin 4000 yildir yasadigi adalari batiran toplumlarin boynunun borcu..

Kiribati ile ilgili daha fazla bilgiye ulasmak isteyenler icin:

Wikipedia sayfasi ile baslayalim.. http://en.wikipedia.org/wiki/Kiribati

Ilkim degisimi ve Kiribati Cumhuriyeti ile ilgili Youtube videolari:

https://www.youtube.com/watch?v=9P7jXveokDY

https://www.youtube.com/watch?v=-jMddhJNr9U

https://www.youtube.com/watch?v=Z5wRA6AipH4

https://www.youtube.com/watch?v=8Vy0rZrIhFI

Elimizden ne gelirki diyenlere son sozum: en azindan biz Kiribaslarin yardim cagrisini duyalim..belki gun gelir yapabilecegimiz bir sey kesfederiz..

Tuesday, February 17, 2015

McLibel, 1997 ve 2005

Kis tam gaz devam ederken, biz de ailece ev-araba-okul-araba-market dizisine hapsolmus gunlerimizi geciriyoruz. Internette dizi-film-belgesel-alternatif basin videolari seyretmekten dunyanin hangi kosesinde yasadigimizi sasirdik.

En cok okudugumuz konulardan biri de McDonalds'in satislarina neler oluyor:

(Grafik Business Insider'dan alinmistir-Inhabitat.com dan da ulasilabilir). McDonalds bir turlu onleyemedigi bu dususe bahane arayadursun, yemek politikalarini degistirme konusunda cok da gonullu adimlar atmiyor. Sozu gecen bahanelerden en cok konusulani "Chipotle" gibi Meksika tarzi fast food yapan restorantlarin sayisindaki ve popularitesindeki artis. Ben tam olarak aradaki baglantiyi kurabilmis degilim. Zira Chipotle'ler Amerikada 1993ten beri mevcut, neden 2011de birden bire populerlessinler ki?!?! Uzerinde bu kadar durulduguna gore bu bahanenin, bir baglantisi vardir elbet.. Ben anlamasam da olur..

Ben sizlerle McDonald's ile ilgili cok daha eski bir hikaye paylasacagim, 1986da baslamis 2005 de sonuclanmis bir hikaye, kendilerini "siradan insanlar"olarak tanimlayan iki cesur insanin hikayesi.. Helen Steel ve David Morris'in..



McLibel, 1997de Franny Armstrong ile Ken Loach tarafindan cekilmis 52 dakikalik bir belgesel.. 2005te ikinci kismi da eklenerek 85 dakikaya uzatiliyor. Konusu McDonalds'in Ingiltere'nin karalama yasalari cercevesinde iki gonullu cevreciye actigi dava, ve sonrasinda gelisenler.

Oncelikle sizlere Ingiltere ve Irlanda'nin karalama yasalarindan biraz bahsetmek istiyorum. Bu yasaya gore, eger bir kisi yada sirket hakkinda yazili yada sozlu olarak karalayici aciklamalarda bulunursak, iddialarimizi mahkeme onunde ispatlamak zorundayiz. Ispatlayamazsak suclu duruma dusuyoruz. Karalamaya maruz kalan sirket yada kisinin ise hic bir sey yapmasi, iddialarimizin yalan oldugunu ispatlamasi gerekmiyor. Kisacasi Ingiltere ve Irlanda'da birilerinin kotu bir seyler yaptigini dusunuyorsaniz, ama elinizde ispat yoksa bu konuda konusmaniz yasak.. (Libel Laws)

Ornegin bugunlerde cevreci kurumlarin Fracking sirketleri hakkinda "sulari kirletiyorlar "demesi de yasak.. Cunku dogal gaz cikariminda kullanilan kimyasallar sirket sirri, yani sokaktaki vatandasin burnunun dibinde ne kimyasal oldugunu ogrenme hakki yok. Boylece musluklarindan alev bile aksa, seslerini cikarma sanslari yok.. cunku gerekli delillere ulasma izinleri hic mi hic yok..

McLibel diye adlandirilan dava da iki cevreciye acilmis bir karalama davasi..  London Greenpeace Grup, Londra da faaliyetlerde bulunan bagimsiz cevreci bir orgut. Uluslararasi Greenpeace orgutune bagli degiller, cunku Greenpeace'in yontemlerini cok yumusak buluyorlar. Kendileri sozlerini hic sakinmayan cinsten cevreciler..

1980lerin ikinci yarisinda, gezegenin en buyuk "fast food" zinciri McDonalds'i elestiren bir brosur hazirliyorlar. Brosurde McDonalds'in uretim agindan, kullandigi malzemelere, restoranlarindaki calisma sartlarina kadar bir cok konuda (inkar etmenin neredeyse imkansiz oldugu) ciddi elestriler getiriyorlar:

Buradan dokumanin tam metnine Ingilizce olarak ulasabilirsiniz:  McDonalds'in nesi yanlis?


London Greenpeace uyeleri hazirladiklari brosurleri restoranlarin onunde bir sure dagitiyorlar.. Brosurlerden rahatsiz olan McDonald's yonetimi, London Greenpeace'in 5 uyesinin sirketten ozur dilemelerini istiyor. Neden ve nasil bu 5 kisinin secildigi ise bir muamma.. Listenin 3 uyesi, gerekli ozuru diliyor. Helen Steel ve David Morris yazdiklari her satira cani gonulden inandiklari icin ozur dilemeyi reddediyorlar ve bu iki "siradan Londraliya" karsi 10 yil surecek bir karalama davasi aciliyor, McDonald's gibi dunya capinda yayilmis, devletlerden zengin bir sirket tarafindan..

McLibel belgeselinin ilk 52 dakikasi bu davayi anlatiyor, davanin bitiminde de 1997'de yayinlaniyor. Daha sonra Helen Steel ve David Morris Avrupa Insan Haklari Mahkemesine sikayette bulunuyorlar: Ingiltere kendilerini boylesine guclu bir sirket karsisinda hukuki olarak savunmasiz biraktigi icin. 2005 yilinda bu ikinci dava da sonuclaninca belgesel'in ikinci kismi cekiliyor.

Helen Steel ve  David Morris 1987'de:


Helen Steel ve David Morris 2005'te:


19 yillik bu zorlu sureci Helen ve David'den dinlemeniz icin sizleri "McLibel, 2005" ile basbasa birakiyorum. Cunku ben ne yazarsam yazayim, yasadiklari zorluklari, ortaya koyduklari emek ve cesareti anlatamam.  McDonals'in nesi yanlis, gelin siz de onlardan dinleyin ve kendiniz karar verin... Chipotle ve/veya benzer restoranlarin bu yanlislarda ne kadar payi var, anlarsaniz benimle de paylasin..

Thursday, December 25, 2014

Toksik Sicak Koltuk (Toxic Hot Seat), 2013

"Toxic Hot Seat" James Redford ve Kirby Walker tarafindan cekilip, 2013te bizlere sunulmus cevreci bir belgesel. Hayatimizdaki kimyasallari arastirmaya baslayan yapim ekibi, konustuklari her uzmanin konuyu sonunda alev geciktirici kimyasallar (flame retardant chemicals) a bagladigini farkediyor. Sonra da belgeselin konusunu maruz kaldigimiz bu ozel kimyasallar olarak belirliyor.




Yanarak olmek yada bir yanginda yaralanmak, ozellikle de bir cocugun alevlerin ortasinda kalmasi  dusunmek bile istemedigimiz en korkunc sahnelerden biri. Oyle ise evde yanginlarin cikmasini minimize etmek ve de yangin aninda kacma sansimizi maksimize etmek boynumuzun borcu. ABD de her yil cikan yanginlarda 2600 kisi hayatini kaybediyormus. Bu yanginlarin cogu yanan sigaralardan dusen kuller yuzunden koltuklarin alev almasi ile basliyormus. 1970lerden beri bilim dunyasi bu konuda calisiyormus.

1983 bu yondeki calismalar icin bir donum noktasi. O tarihten beri yapilan arastirmalarin cogunun konusu: Koltuklarin yanmasini azaltmali ve geciktirmeliyiz. Teknigi: Koltuklarimizin iclerini kimyasallarla dolduralim. Son 30 yilin calismasi gunumuzde alev geciktirici kimyasallarin en ust teknolojisi kullanildiginda yangin aninda ev halkina 15 saniye kazandiriyor. Bu da pek tabiki hayati bir 15 saniye..

Eger bir kimyasal aninda olume yol acacak kadar zehirli degilse, modern hayat kendisini guvenli kabul ediyor. O yuzden de koltuklarimizi alev geciktiriciler, bebeklerin oyuncaklarini kursunlu boyalar, kozmetik malzemeleri plastifiyanlarla (betona esnekligini veren madde) ve arabalarin motorunda kullanilan yag cozuler (degreasers-motor yaginin cozucusu) ile dolduruyoruz. Bu ne kadar mantikli bir hareket, bu yuzden basimiza ilerde neler gelecek bilmiyoruz.. Kimyasllar ile ilgili okuyup, izledikce de hakli olarak endiseleniyoruz. "Toksik sicak koltuk" da bu yonde gozumuzu acan yapimlardan biri..


Yangin aninda koltuklarimiz, en cok 15 saniyenin sonunda iclerindeki kimyasallarla birlikte alev aliyor. Sansli iseler ev halki kendilerini disari atabiliyor. Yanmaya baslayan kimyasallar ise gaz haline donusup itfaiyecileri bekliyor. Itfaiyecilerin gorevleri ise bu durumda alev geciktirici maddelerin kansorejenligi olcen bir deney haline geliyor. Deneyin sonuclari ise icler acisi. Omrumde hic duymadigim kanserlere yakalaniyor gencecik insanlar.. 

Bizler icin ise maruz kalma suresi uzadikca  tum bu kimyasallar vucutlarimizda birikiyor. Ozellikle Kuzey Amerikada yasayan arkadaslar evinizdeki mobilyalarin etiketlerini kontrol edin. Eger TB 117 kodunu goruyorsaniz, muhtemelen tum aileniz vucudunda alev geciktirici kimyasallar tasiyor, kansorejenligi su goturmeyen kimyasallar.. Ustelik bu kimyasallar anne sutunde bile birikiyor. Hatta kucuk cocuklar koltuklarin uzerinde zipladiklari icin en cok onlar bu kimyasallari solumak zorunda kaliyorlar.. 

"Toksik sicak koltuk" izleyicisinden bu ikilemi dusunmesini istiyor. Ve de tartismasini. 

Peki 1983te ne degisiyor? Hatirlarsaniz yanginlarin cikis sebebi sigara kulunden alev alan koltuklar imis. Yani yanginin tek sebebi (hatta birincil sebebi) koltuk degil.. Sigara!!! Iste 1983te sigara endustrisi Amerikan hukumetinin dikkatini sigaranin yaniciligindan koltuklarin yaniciligina cekebilmis. Cunku kimse yanmayan sigara icmek istemezmis. Kendi kendine sonen kul, zor alev alan sigara hep sigaranin icimini zorlastiran ve tadini kotulestiren sebeplermis. Bu yuzden de yanginlarin sorumlusu koltuklar olmali imis.. 

Cunku cocuklarin yanarak olmesini kimse istemez.. Sanki cok daha fazla cocugun ve itfaiyecinin kanserden olmesi tercih edilebilecek bir durummus gibi..

Sunday, November 16, 2014

Panopticon by Peter Vlemmix, 2012

Gorevine yeni atanan Ingiltere Devlet Iletisim Muduru (head of the U.K Government Communications Headquarters ) R. Hannigan, Kasim ayinin basinda demis ki: Mahremiyet/gizlilik asla mutlak bir hak olmamistir.

Biz senelerdir kendimizi paraliyoruz, 100 kisilik siniflarda mahremiyet haklarini ihlal etmeden ogrencilere notlarini nasil aciklayacagiz, odevlerini, sinavlarini, lab raporlarini nasil teslim edecegiz diye.. Bu yuzden her odeve, sinava, rapora kapak hazirlayip, bir ton agac katlediyoruz. Meger bosunaymis.. Sirf bize eziyetmis.. 25 senelik ogrencilik hayatimda okul numaram birinin eline gecerse bana ne yapabilir onu bile cozemedim ustelik..

Ingiliz ajanlarinin basi olan bu arkadas, Facebook ve Twitter gibi sirketlerin, pek dogal ve kanuni olarak kullanicilarinin tum bilgilerini paylasmalari gerektigini iddia etmis. Bu iddiadaki kullanicilar kim? sozu gecen kanunlarda kimin kanunlari? ve de dunya capinda hizmet veren bu sirketler ellerinde bulunan bilgileri kimlerle paylasacaklar?

Gectigimiz ay Financial Times'a da benzer aciklamalarda bulunan Mr. Hannigan, internet uzerinden hizmet veren Amerikan sirketleri hakkinda en fazla konusan devlet erkanlarindan.. Hatta cikarilacak yeni kanunlarla, sirketlerin ellerindeki bilgileri paylasmak zorunda birakilmasi gerektigini savunacak kadar ileri gidiyor. Tabii ki sirketlerin korkusu da boyle bir durumda dunya capinda kullanicilarini kaybetmek. 2014 ilk yarisi itibariyle Facebook'un 1.35 milyar, Twitter'in ise 255 milyon aktif kullanicisi mevcut. Ustelik her kanun cikaran devlete ellerindeki tum bilgiyi verecekler mi? orasi da biraz karisik..



Iste Panopticon da, tam olarak bu konuyu inceliyor. Internet kullanicilarinin mahremiyet ve gizlilik haklari. Panopticon, 2012 de Peter Vlemmix tarafindan Hollanda ve Almanya'da cekilmis bir belgesel. Konunun uzmanlari disinda, sokaktaki insanlara da uzatiyor mikrofonu Vlemmix. Hollanda'da aldigi cevap hep ayni: "Benim saklayacak bir seyim yok, kim istiyorsa dinlesin, ne istiyorsa ogrensin!" Almanlar ise bu konuda cok daha temkinliler, cunku son 100 yilda acik bir toplumken, kapali bir dikta toplumuna, sonra da tekrar acik  bir topluma donustuler. Surekli takip edilme ve dinlenme fikrinin insanlara, topluluklara neler yapabildigini yasadilar ve hatirliyorlar.

"Ben merak edilecek bir insan degilim ki" diye dusunen bir coklarimiza sesleniyor Panopticon, "Ne icin biriktiriyorlar bunca merak edilmeyecek bilgiyi?? Simdilik sadece depoluyorlar diye fazla kafaya takmiyoruz ama ya bir gun tum o bilgiyi isleyecek teknolojimiz olursa? Ya bugun ilginc degil ki diye dusundugumuz bir takim olaylar, o zaman ilginc olursa? Yine de gizlemek istemeyecek miyiz? Vlemmix'e bu noktada katilmamak mumkun degil, ancak...

Biz ailece belgeseli karisik duygularla izledik. Internetin her turlu nimetinden her firsatta faydalaniyoruz. Ders notlarina, haberlere, bilimsel ve populer yayinlara hep internet uzerinden ulasiyoruz. Hatta Panopticon'u da Documentary Storm' dan seyrettik. Diyecegim su ki, madem biz internetin bize sunduklarini kullanirken gozumuzu bile kirpmiyoruz, neden elinde guc olan kurumlarin, sirketlerin ve de insanlarin aynisini yapmamasini bekliyoruz ve de talep ediyoruz?

Panopticon cekilip yayinlandiktan sonra gecen iki senede bizim gezegende isler sanirim iyice sarpa sarmis ki Mr. Hannigan ve arkadaslari gozetlemeyi kanunlastirmayi onerebiliyorlar. Onlar her turlu bilgiye ulasma yolunda ilerleye dursun, bizim bu konuda hala kafamiz karisik, neye hakkimiz var? Tamam peki mahremiyet ugruna internete savas acalim ama dizileri nasil seyredecegiz..? 

Ben kendimce insanogluna, mahremiyetini yeniden tanimlama ve sinirlarini belirleme cabasinda yurekten sans diliyorum. Umarim insanlik bu konuda kararini benden once verir..  Cunku aklina ne gelse bloguna yazan biri olarak, mahremiyete mi inanmiyorum, kendimi fazla mi ilginc buluyorum, bilemiyorum. Ama inandigim tek bir sey varsa, o da insanlarin gizleme, unutma, unutturma hakki oldugu..


Sunday, October 5, 2014

The Human Scale - Insan Olcegi

Kis kapida malum, bizim gezip tozmalarimiz da suyunu cekmek uzere.. Ee kis kapida malum, son zamanlarda her gunes gordugumuzde kendimizi parklara bahcelere atiyoruz, okunacak kitap listem rafa kalkti.. Yani kis kapida malum, blogumu boslamistim.. Iki hafta once Iklim degisimi yuruyusunden donerken izledigim belgeselleri de burada paylasmaya karar verdim. Gecen yaz, ozellikle de benimki Turkiye'deyken kendimi belgesel izlemeye adadim. Bircogundan cok etkilendim, bazilarini ikinci kez, kacirdigim detaylari da ogrenmek icin tekrar izledim. Paylasmak istedigim ilk belgesel'in adi: Insan olcegi. Danimarkali yonetmen Andreas M. Dalsgaard tarafindan cekilmis, sehirlesme uzerine bir belgesel..


Insan olceginin izleyicisine verdigi mesaj ise cok net: "Modern dedigimiz sehirlerimiz insana gore tasarlanmiyor."

Insan olcegi, mimar ve profesor Jan Gehl'in fikirlerini ve calismalarini temel alarak, dunyanin dort bir tarafindan 5 sehri (Kopenhag-Danimarka, Chongqing-Cin, Dhaka-Banglades, New York-ABD, Christ Church-Yeni Zelanda) inceliyor.

Filmde verilen rakamlara gore: Bugun dunya nufusunun %50'si sehirlerde yasiyor, bu sayinin 2050'de %80'e ulasacagi tahmin ediliyor. Mega bir sehirde milyonlarca insanla birlikte yasamak hem buyuleyici hem de kaotik olabiliyor. Ancak asil nokta insan denen canlinin nasil yasamak istedigini bilmiyoruz, ve sehirlerimizi kurarken bunu hic umursamiyoruz. Bilinen tum bitki ve hayvan turlerinin dogal habitatlarini calisan binlerce bilim adami varken, insanin dogasina en uygun habitatin ne oldugu sorusunu soz birligi etmis gibi gormezden geliyoruz.

"Insan olcegi" insan ve sehir iliskisini dusunurlere, mimarlara ve sehir planlamacilara soruyor. Once Batida tasarlanip, bugun dunyanin dort bir yanina yayilmis, modern sehir anlayisinin insan baz alinarak degerlendirmesini yapiyor. Ortaya cikan sonuc ise carpici: Sehirlerimiz, insanlarin iletisimini, paylasimini engelliyor. Bircok yerde, binalarin giris cikislari bile insanlarin birbirleri ile karsilasmalarini minimize edecek sekilde planlaniyor. Gelismis bir sehir duzeninde, insanlarin normal bir hayat yasamasi icin, hareket kabiliyetlerinin saatte ortalama 60km olmasi gerekiyor.

Ailece, genci yaslisi, coluk cocuk, habire 60 km hizla kosamayacagimizdan, atlarin ortalama hizi bile 40-48 km/saat arasi degistiginden, amator bir bisiklet 50km hizi gectigimizde dagilmaya basladigindan (tecrubeyle sabittir-direksiyon elimde kaldi..:)..), icinde yasadigimiz sehirler bizleri arabalara mahkum ediyor.  Sehirlerimizi orumcek agi gibi saran, kat kat uzayip giden yollar, gokyuzunden bakildiginda ne kadar etkileyici gorunse de, olcegimizi insana gore ayarladigimizda, katedilmesi imkansiz engellere donusuyor.. Alt yapi planlamasi sirasinda yollar, yani araclarin ihtiyaclari on plana ciktigindan, insanlarin yasadiklari sehirlerden ne istedikleri goz ardi ediliyor. Yani, yasadigimiz sehirlerin kalbinde bizler degil motorlu araclarimiz yatiyor.

Iklim degisimi, benzin kaynaklarimizin tukeniyor olusu da goz onune alindiginda belki de sehir tanimimizi yeniden yazmamiz gerekiyor.. Ne dersiniz, sizin yasadiginiz sokaktan, mahalleden beklentiniz ne?

Son olarak, "Insan Olcegi" ekibine filmin teknik detay zenginligi icin tesekkuru bir borc bilirim. Filmin fragmanina asagidaki linkten ulasabilirsiniz:



Bumerang - Yazarkafe